YAZAR OSMAN ÖZBAŞ İLE RÖPORTAJ

0 0
Read Time:8 Minute, 50 Second

Osman Özbaş’ı “Şehir Yazıları, Son Harabati, Saatli Cumhuriyet Takvimi, Vişneli Kek, Sur, Gala ve Gediz Kıyılarında Bir Zamanlar”adlı eserleriyle edebiyat dünyamızı bereketlendirmiş bir edip olarak tanıdık önce. Sonra şair, düşünür, araştırmacı-gazeteci ve ekonomist olduğunu da öğrendik. Ulusal çapta Manisa’nın yetiştirip ülkemize armağan ettiği nadide şahsiyetlerden birisi olduğunu onu tanıdıkça idrak ettik. Sayın Osman Özbaş ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Mustafa Ali ÖZTÜRK: Merhaba Sayın Özbaş, öncelikle bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Söyleşimize sizi tanıyarak başlayabiliriz miyiz? Sizin anlatımınızla kimdir Osman Özbaş?

 Osman ÖZBAŞ:

1965 doğumluyum; ilk ve orta eğitimimi Manisa’ da tamamladım. Yüksek öğrenimini İzmir İ.İ.B.F. İktisat bölümünde yaptım; İktisat fakültesinde yüksek lisansa başlayıp sonradan ticaret hayatına geçtim. İzmir’de 2000 yılına kadar bir gıda şirketinde çalıştım; ardından Manisa’da kısa dönemli sayılabilecek işler ve emeklilik öncesi yaklaşık dört yıl bir yerel gazetede köşe yazarlığı yaptım. Şimdi home-ofis olarak ek işlerde uğraşıyorum.  Hobilerim arasında antika eşyalar, tarih incelemeleri öne çıkar.

Mustafa Ali ÖZTÜRK: Sosyal paylaşım sayfanızda şöyle bir siteme rastladım: “Manisa başka şehirlerde görmediğim kadar çirkinleşiyor, kasaba kurnazı fırsatçıları, iletişim ahlakı, demografisiyle ‘değişik’ bir yere dönüştü; üstelik imarı bozuk, kaldırımları kirli, bina yüzeyleri çirkin, hatta kamu ilişkileri yüzeysel, sivil örgütlenme, ekonomik yapı, ticari ve kültürel açıdan yoz bir ‘çukur’ oldu. Emeği geçenleri elbette kutlamıyorum, ‘günü kurtardığınız başarılarınızla’ gurur duyun, diye gözünüze sokuyorum; sizleri ilerde hatırlayacak olanlar sadece bir resim çerçevesinde bulacak!”

Manisa’nın içinde Manisa’yı dünden bugüne yaşayan, şimdiden eserlerinizle birlikte değerlendirdiğimizde Manisa’nın önemli ve bilindik şahsiyetlerinden birisi olarak Manisa sizin için neyi ifade ediyor?

Osman ÖZBAŞ:

Ben insanların çevre ilişkilerini önemserim. Hatta güncel yaşam benim için çok-çok önemlidir; bu da bir mekân ve kültür bağlantısını akla getirir. İnsanı ve onun ihtiyaçları ile tedarik unsurlarının geniş anlamda organize olma biçimidir Şehir… Haritalarla-pusulalarla konumu belirlenir, iskelete bakarsanız sadece bir örtük kaba çerçevedir; oysa şehir, tarihteki yeriyle karşılaştırılan bir varoluş-konumunu da teşkil eder: Belirli bir yaşam alanında ufku dolduran kültürel birikimdir; bir medeniyettir şehir. Oradaki halkın ruhunun yansımasıdır.

Şehir kültürü olumlu anlamda rekabeti, kurumsal yapıdaki vizyonerliği, bilgi kaynaklarına erişimi yükseltmelidir ki bunun yansımalarını üretim katma değeri-nitelikli işgücü, bilim, sanat ekonomisinde görebilelim.

Fakat bizde genel olarak şehir, -çok sade anlatıyorum,- rant üzerinden sürdürülebilir kalabalık yönetimi gibi ele alınıyor; önceliğimiz sürü psikolojisi olunca, elde edilecek ‘fırsat’ büyüklüğü de ‘kurnazlık’ olarak ortaya çıkıyor… Ben çok kızıyorum bu ‘kurnazlık’ iletişimine. Örneğin fırsat eşitliğini besleyip-büyütecek daha iyi bir yaşam alanı olarak şehir kültürünü düşünürken;

Aksine, sıradanlığın sosyo-ekonomik yapısını derinleştiren, istihdam ve üretim, eğitim kalitesini düşüren bir yapıyla karşılaşıyoruz. Manisa’da son yıllarda daha da artan bir şekilde bunu görüyorum. Daha imar sorunlarına, alt-yapı ve şehrin çevre ilişkilerine girmedim daha… Söyleyecek çok söz var. Gerçi merkezi idarenin yerel yönetimlere çok karışması, bürokrasi ve yerel ortaklık kültürünün gelişmemesinin sıkıntıları da var. İşte bunun gibi bir yerden sonra ümitlerinizin tükendiğini görmek acıtıyor insanı…

Neyse… Kısaca, müsebbiblerine, ‘‘günü kurtardığınız başarılarınızla’ gurur duyun ama sizleri ilerde hatırlayacak olanlar sadece bir resim çerçevesinde bulacak!”diyorum.

Mustafa Ali ÖZTÜRK: Bir ekonomist – ekonomi mezunu- olarak edebiyat ile ilgileniyorsunuz. Sizi bu yola yönlendiren nedir? Sizi yazmaya özendiren, bu yönde motive eden şeyler nelerdir?

Osman ÖZBAŞ:

Yazı benim için ‘profesyonel’ bir iş değil; hobilerimin hakkını vermenin bir çerçevesi gibi düşünelim. Okumalarımda insana ve tarihe merak duygumun bir adım ötesine geçerek, anlama çabasıyla sorular sordum hep… Yazı yazmak, insan ve psikolojisini bir de kendi ‘kurgu dünyamda’ ele almanın bir yöntemi gibi geldi.

Fakat sanat adına yazıya eğilmemin de başlıca sebepleri var; bir kere anlatım dilinin düşünceden esinlenen ya da üsluba ruh veren bir gelişimi vardır. Belki de beni yazmaya iten başlıca duygunun, harfleri simgeleyen çizgilerin, yaratım gücüne odaklanan bir sihri olduğuna inanmamdır.

Harfler önce gelişigüzel olgular yığınıdır; üsluba dönüştükçe, insanın bilinç düzeyindeki hayal gücüne yüklenen örtülü bir kavrayışa dönüşür; imgeler buradan doğar. Hayal gücünün derinliklerine gizlenen bu bilinci şekle sokmak isteriz; herhalde ben bunun gücüne inandım.

Mustafa Ali ÖZTÜRK: Osman Özbaş yazı hayatına ne zaman başlamıştır?

Osman ÖZBAŞ:

Yazı hayatıma İzmir’de, mahalli aylık bir dergiye makaleler göndererek adım attım, 1998 civarı olabilir; inanın şimdi hangi dergi olduğunu hatırlamıyorum. Ardından bir ara yine gündem üzerinden denemeler karaladım, toparladığımda 100 sayfaya yakın oldu ve daha sonra yırttım attım; çünkü yazı biriktikçe özellikle İlhan Selçuk, Çetin Altan ve Oktay Akbal’ dan çok etkilendiğimi fark ettim ve benim üslubum olmadığımla yüzleştim. Bu karalamalardan birkaç sayfa elimde kalmış, bazen onları elime alıyor, okuyor- gülümsüyorum. Sonraki yıllar Tolstoy ve Mark Twain, belki üslup olarak birbirinden uzak iki yazardan belirgin şekilde etkilendim, hatta Perulu Mario Vargas Llosa’ nın adını anmadan geçmeyeyim. Hâlâ zevkle okuyorum bu yazarları.

Aslında birçok yazar ve kitap okurdum; okulda tavsiye edilen kitaplar dışında klasikler, siyasi ve metafizik, ardından biyografiler, felsefe kitapları ve sanat akımları da yer aldı; yine de yazmak bir amaç değildi… Ta ki Bosna’ da Srebrenitsa katliamına giden süreç içinde Balkan konusuna ilgi duyana kadar; yıl 1995 olsa gerek. Benim tarihe ilgim vardır, o yıllarda İvo Andriç’in Drina Köprüsü’ nü de okurken bölgenin kültürel yapısına ilgi duydum; Bosna’ da yaşanan dram kanıma dokunmuştu. Araştırmalarım derinleşti, küçük notlar aldım, muhacir derneklerine gittim, röportajlar yaptım, insan hikâyeleri dinledim, kütüphanelerde eski dergiler aradım. Bu arada şunu da söyleyeyim, o dönemler İzmir’de ticari bir işletmede çalışıyordum. Genellikle yazın saat yedide, kışın altıda paydos edince, büroya geçer bir-iki saat yazılarımı toparlamaya çalışırdım.

İşte böyle böyle kenara ayırdığım sayfalar arttıkça bir romanın ‘kurgusu’ oluşmaya başladı… Ve ardından İnkılap Yayınevinden ‘Dağ Sürgünleri’ adıyla kitabım yayınlandı; bu kitapta Makedonya’nın merkez alındığı, Balkan coğrafyasının dört bir yanına şecereleri dağılan on ailenin geçmişi ele alındı. Bir buçuk günlük olay kurgusu üzerinden yaklaşık 150 yıl öncesinden 1930’lara geldik…  

Bu eser daha sonra benim ilk düşündüğüm adıyla ‘Son Harabati’ olarak tekrar yayımlandı; içeriği de biraz genişledi… Şunu da söyleyeyim, yazı için o kadar çok materyal toplamıştım ki, yerel deyişlere kadar hatta ezgili şiirlere kadar birçok araştırmalar yapmıştım ama ben Balkanlara hiç gitmedim, Üsküp’ te hiç bulunmadım, Harabati Baba tekkesine hiç uğramadım!              

  

Mustafa Ali ÖZTÜRK:Aralarında son kitaplarınızın da olduğu ve daha önce yayınlanmayan GALA dâhil olmak üzere bazı eserlerinizi e-book’larda yayımlamaya başladınız. Neden bu yolu seçtiniz? E-book’un yazar için avantajları nelerdir? Baskıları tükenmiş eserlerinizin yeni baskıları konusunda bir çalışmanız var mı?

Osman ÖZBAŞ:

E-Book’ların pek okunmadığını biliyorum, ben sadece eserlerim kayda girsin diye internet ortamına yükledim. Eğer okuyan olursa elbette sevinirim; fakat ekrandan ya da sesli okumaktan alınan haz bence kitabın yerini tutmaz. Bu nedenle elbette eserlerimin raflarda yerini almasını isterim ancak basılı yayıncılık ve edebiyat zor bir virajda; belki de ben yeterince çaba harcamadım yayınlanması için…     

 

Mustafa Ali ÖZTÜRK: Üretken bir yazarsınız. Eserlerinizi genel olarak nerede ve nasıl bir atmosferde yazarsınız? Bize çalışma düzeninizden bahseder misiniz?

Osman ÖZBAŞ:

Yazılarımdan biriktirdiklerim oldu evet, önceleri daha bir iştahla yazıyordum. Araştırıyor ve yazım denemelerine girişiyordum; bir yerden sonra tekrara düşme riski olabiliyor, bu konuda hassasım. Şimdiye kadar yazdığım kitapların hepsinin teknik yapıları farklıdır; bunu öne alıp üslubu yakalayabiliyorsam ilerleyebilirim, yoksa yazmam, diye düşündüm.

Çalışma düzenimde ayrıcalıklı bir atmosfer aramam, evde masamda otururum karalarım… Zamanla o karakterler ya da konu diyeyim benim kafamda kendini ortaya çıkarırsa, yazı kişiliğini oturtursa ilerleyebilirim. 

Mustafa Ali ÖZTÜRK: Yazarların eserleri onların çocukları gibidir. Genel olarak aralarında ayrım yapamazlar. Ancak bazı eserleri bazı yönleriyle bazen bir tık öne geçebilir. Siz en çok hangi eserinizi seviyorsunuz, hepsine eşit mesafede misiniz?

Osman ÖZBAŞ:

Hepsine eşit mesafede değilim ama hakikaten hepsi de sevdiğim ‘çocuklardır!’ Kimi hâlâ ilgisini devam ettirir üzerimde, kimi de benim ilgilenmemi bekler. Benim için artık elimden çıkan terekemdir! Artık onlara bakmam; güzel-çirkin’ diye eleştirilmesinden de çekinmem; bundan sonra onların kendi hayatlarıdır! Yine de bazen Gediz Kıyıları’ nı okurken, üslubunu biraz daha sevmişimdir yazarın.    

Mustafa Ali ÖZTÜRK:Edebiyat ortamımızın bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Osman ÖZBAŞ:

Basılı yayıncılık ve edebiyat zor bir virajda. Maliyetler bir problem. Ama kaliteli kitaplar yayınlanıyor aslında ve okullarda tavsiye edilen eserlerin niteliği daha da zenginleşiyor. Ben birçok kişinin aksine edebiyatın kendi kulvarında iyi bir yolda olduğunu söyleyebilirim. Çok önemli yazarlarımız var, iyi çevirilerle dünyada büyük ses getirecek ustalarımız var.

Fakat öte yandan okuma kültürünü teşvik edecek siyasi kültür açısından ciddi bir sorunumuz da var, aynı alanda siyasi konular gereksiz yere fazla tartışmalara yol açıyor. Bu süreçte tarih ve sorgulayıcı felsefe öne çıkıyor; edebiyatı siyasi ideologların arka bahçesi gören dar zihniyetlerin karalamaları moralleri bozuyor…

O zaman bilgiden alınan haz ile eleştiri ahlakı zayıflıyor.         

  

Mustafa Ali ÖZTÜRK:Sayın Özbaş size göre sanat nedir? Sanatın misyonu ne olmalıdır?

Osman ÖZBAŞ:

Sanat düşünceyi evrensele bağlama adına edebileşen bir öz’ü yakalama çabasıdır…

Bunu biraz açayım izninizle.

Sanat veya yazmak ediminden söz edeyim, bu çabalarımız tek başına bir tatmin duygusuyla ilgili değildir, hangi yolu izlerseniz izleyin, hayatı kendinizi ifade edebilmenin bir aracı gibi görüyorsunuz.

Elbette bu arayış herkes için geçerlidir aslında, her kişi, her iş için kendimizi anlamlandırmak üzere düşüncemizi estetize etme çabasında oluruz; hayatın farklı yollarındaki mücadelelerimizde, emeğinizi kazanırken- fabrikada, tarlada, işyerinde; evde, aile içinde; farklı dillerde, farklı fikirlerde, farklı yaşam tarzlarında bile bu öz var. Esas olan yaşama güzel bir iz bırakmaktır; çevremizde kimse olmasa bile evrenin sonsuz gücüne inanmaktır… Bu anlamda kendimizi kimseye kabul ettirmek ya da saygı görmek veya ‘başardım!’ demek için değil, kişi veya varlık anlamında bir iletişim-reklam-etiket değil, öz’ün ‘bir an ve zaman sonsuzluğu’ içinde tarihsel sürecine dikkat çekmektir.

Şimdi sanat anlayışına gelirsek;

Her sanat kolunda olduğu gibi esasen insanın aradığı kendisidir; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi, ‘sen yalnız başına bir realitesin!’ Bunun gibi, ben yazıda ne ararım; büyük laf edeceğim ama af edin, üslubun estetize edileni, kelimenin cevheriyle anlatımın gücüne odaklanmanın hikâyesini dinlerim… Bunun rafine hali şiirdir; kelimeleri çoğalttıkça yazım çeşitlenir; ancak iç-ses esastır; her kurgu kendince ‘hakikati’ arar…

İşte estetik (yazı) buradır. İnsanın iç sesi ve varoluşunun cevherine ilişkin söyleyeceklerine ilişkin bir tarz-iddiadır. Ben sanatı böyle düşündüm ve sanatı da sadece bir yazı veya resim olarak değil, insanın kendi realitesine ilişkin arayışların bütün faaliyetlerini, estetize edebilme çabasıyla besleyebilme gücü olarak gördüm.   

Mustafa Ali ÖZTÜRK:Yazarlığınızın yanında iyi bir okur olduğunuzu biliyoruz? Okurken bir seçim yapar mısınız özellikle eserin türü ve yazarı hakkında? Neler okursunuz hatta şu an hangi kitabı okuyorsunuz?

Osman ÖZBAŞ:

Şu an okuduğum kitabın adı ‘Nietsche ile Yürümek (John Kaag)’ hemen yanında Sadık Albayrak’ın ‘Bestseller Okuma Kılavuzu.’ Bir önceki kitap Ahmet Şerif İzgören’in ‘Avcunuzdaki kelebek’ henüz rafa kaldırmadım önümde duruyor. Atilla İlhan okumalarına dönmek lazım şimdi, mesela ‘Hangi Laiklik’ gibi ya da felsefe türüne de ilgi duyuyorum.

Okurken seçim yapar mıyım? Evet ama bunu daha sonra öğreniyorsunuz, araştırıyorsunuz. 

 

Mustafa Ali ÖZTÜRK:Halen devam eden ve varsa yeni çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz?

Osman ÖZBAŞ:

Şu an pek yazı çalışmalarım yok; üç-dört ay önce İsabella adında bir çalışmam bitmişti, onu da yeni yılda e-book’ lara yüklerim sanırım.

Mustafa Ali ÖZTÜRK: Zaman ayırdığınız  ve bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim.

Happy
Happy
0 %
Sad
Sad
0 %
Excited
Excited
0 %
Sleepy
Sleepy
0 %
Angry
Angry
0 %
Surprise
Surprise
0 %

Average Rating

5 Star
0%
4 Star
0%
3 Star
0%
2 Star
0%
1 Star
0%

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir